Eklenme tarihi 12 Şubat 2015

ABONE OL

Süleyman Şah Değil Gündüzalp

Esenler Belediyesi tarafından düzenlenen "Tarihe Yolculuk" programında soruları cevaplayan Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu, Ertuğrul Gazi'nin babasının Gündüzalp olduğuna dair rivayetlerin olduğunu söyledi.

Esenler Belediyesi tarafından düzenlenen “Tarihe Yolculuk” programında soruları cevaplayan Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu, Ertuğrul Gazi’nin babasının Gündüzalp olduğuna dair rivayetlerin olduğunu söyledi.

Esenler Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü “Tarihe Yolculuk” programlarına devam ediyor. Esenler Belediyesi Dr. Kadir Topbaş Kültür ve Sanat Merkezi’de gerçekleştirilen programda Cumhuriyet döneminin geçmişi inkar üzerine kurulu olduğunu söyleyen Bahadıroğlu, Cumhuriyet’i kuranların toplumu hilafete bağlılık alışkanlığından kurtarmak için geçmişi kötüleme kampanyası güttüklerini belirtti. Tarihçi Yazar Yavuz Bahadıroğlu insanları geçmişinden koparması devlet politikası haline gelmesiyle birlikte toplumda da çatışma ortamının oluşmasına sebep olduğunu ifade etti.

CUMHURİYETLE BİRLİKTE DEVLET VE MİLLETİN KIBLESİ FARKLILILAŞTI

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Osmanlı ve Selçuklu tarihi tümüyle yasaklanmıştır. Üç-dört sene hiç okutulmadığını biliyoruz. Yakın tarihimiz neden yok sayıldı?

Cumhuriyet geçmişi inkar üzerine çevrili. Geçmişi inkar etmediği zaman cumhuriyetin sürekli Osmanlıyla karşılaştırılacağını zannetti. Osmanlılar 20 milyon metre kare toprağa sahiptik ama şimdi 780 bin metrekareye düştük tarzından söylemlerle karşı karşıya kalacaklarını zannettiler. Halbuki tarihçiler öyle bakmazlar. Her dönemi kendi şartları içinde değerlendirirler. Bu durum inkar üzerine kendini konumlandırmak demektir. Geçmiş reddedildi. Red-i Miras derler eskiler buna. İnsanımız için de bu durum çok pahalıya mal oldu. Çünkü bu reddin arkasından devrimler geldi. Hukuk devrimi, harf devrimi ve özellikle dil devrimi yapıldı. Cumhuriyetle birlikte soyumuzla irtibatımız kesildiği gibi İslam medeniyetiyle de irtibatımızı kestiler. Müslümanlar küçümsendi. Oysa millet, ümmet şuurunu devam ettiriyordu. Peygamber efendimizi çok seviyordu. Devletle milletin yolları ayrıldı. Cumhuriyet, milleti kendi mühendislik projesine uygun olarak dönüştürmeye çalıştı. Millet dönüşmediğinden dolayı bunu baskıyla yaptı. İskilipli Atıf Hoca’nın şapka kanunundan dolayı asılması gibi. Halbuki bu kıyafet insanlar ne isterse onu giyebilmeliydi.

HİLAFETİN KALDIRILMASI KÜRTLERİN BİZDEN KOPMASINA SEBEP OLDU

İşin tuhaf tarafı 90 yıl geçmesine rağmen biz hala kıyafet konusunda kavga ediyoruz. Modacıların işine devlet kalkıştı. Her konuda belirleyici olmaya çalışırsan, ister istemez bir çatışma ortamı doğar. Bunun sonucu olarak devletle milletin yolları ayrıldı. Onun arkasından hilafetin kalmasıyla Kürtlerin bizden kopmasına sebep oldu. Kürtler “Biz hilafete biat etmiştik, halifelik vardı ortak noktalarımız bitti” dediler. “Medreseler kaldırıldı. Dergahlarımızı kapattınız bir nerede insan yetiştireceğiz. Kapatıyorsunuz, yerine de bir şey koymuyorsunuz.” demeye başladılar. Devlet bu durumu yeni yeni telafi etmeye başladı. Dersimlilerden özür dilendi. Türkiye’de yapılan bütün darbeler, miras-ı reddetme sonucu; devletle milletin kıble farklılaşmasına sebep oldu. Milletin seçtiğini beğenmediler, sürekli darbe yaptılar. Çünkü millet kıbleye yönelmeye hep devam etti. Enteresan şekilde inanç özgürlüğü tanıyan kimseler ekonomide de başarılı oldular. Halkla birleştiler. Menderes, Özal buna örnektir. Ama devlet ille de CHP dedi, millet de desteklemedi. Ezanın Türkçeleştirilmesi bütün bunlar tortular yarattı. O tortularda içeride ayrımcılığı getirdi. Türk, Laz, Çerkes, Abaza eskiden hepsine ümmet denilirdi. “Müslüman olan herkes aynı” derlerdi. Müslüman olan kimse ırkını öne çıkarmazdı. Ulus devlet kurduğunuz zaman Kürt çıktı ve ben Kürdüm dedi. Ulus devlet olması diğer ırkları rahatsız etti. Bütün bugün yaşadığımız arızaların sebebi cumhuriyetin kuruluşu sırasından yapılan hataların bedelidir.

2. ABDÜLHAMİT’İN YAPTIRDIĞI OKUL SAYISINA, TÜRKİYE CUMHURİYET 1954’TE ULAŞABİLDİ

Yakın tarihte Osmanlı bizlere nasıl anlatıldı? Özellikle ders kitapları nasıl değişime uğratıldı?

Korkunç bir şekilde değiştirildi. Tabi alfabe Kur’an olduğu dönemde herkes kendini Kur’an-ı okuyabilme mecburiyetinde hissettiğinden dolayı en azından Kur’an okuyordu. Dedelerimizi ninelerimizi okur,-yazar değil diye nüfus memuru kayda geçti. Annem “Ben Kur’an okuyorum” diye isyan etmişti. Nüfusun yüzde 90’ı Kur’an okuyabiliyordu. Alfabe inkılâbı ile birlikte kesilince o dönem cehalete mahkum oldu, kütüphaneler mezarlığa dönüştü. Hala öğretmenler öğrencilerine işaret ediyor. Burası kütüphanedir diye parmağıyla gösteriyor, kütüphanenin içini tavaf edip çıkıyorlar. İçindeki el yazmasını okumak için Osmanlıca bilmek lazım. Burada bir inkâr oyunu oynadılar. “Osmanlıca okuryazar çok azdır” dediler. Oysa bu yalandır. Nüfusun yüzde 80 Arapça alfabesini biliyordu. Sultan 2. Abdülhamit’ten sonra yapılan okul sayısına, Türkiye Cumhuriyeti 1954’de ulaşabildi.

DERS KİTAPLARINDA KÂBE TAVLA ZARINA BENZETİLİRDİ

Selçuklu ve Cumhuriyet okutulmaya başlatıldığında iftiralara boğuldu. Osmanlıya ait olan ne varsa yok sayıldı. Bir toplumun hamurunu nasıl yoğurmak isterseniz, istediğinize bağlı olarak ders kitaplarına yazarsınız. Komünizm o insanı yetiştiremediği için çöktü. Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin, nasıl insan yetiştirdiğini öğrenmek için ders kitaplarına bakmak lazım. Ders kitaplarından Kabe tavla zarına benzetilirdi. Oysa biz Müslümanlarsa Kabe hayaliyle büyüyoruz. “Bir gün Kabe’ye gidebilir miyiz” düşüncesi her Müslüman da vardır. İstisnası yok, Kabe’yi her gören ağlar. Onun temsil ettiği bir ruh var insanda. Kutsiyet ifadeleriyle Kabe’yi anarız. Tavla zarına benzettiğiniz zaman insanların ruhundaki o kutsiyeti yıkmış olursunuz.

TÜRKİYE BARIŞIK DÜZENE GEÇTİĞİ ZAMAN BAŞI BELALARDAN KURTULMAZ

Eski ders kitaplarında Kur’an tarifi vardı. Vahiy ve Kur-an diye ara bölümler bulunur. O kitaplarda “Muhammed’in fikirlerinin toplu olduğu kitaba Kur’an denir” yazısı geçiyordu. Bu yazı Allah’a inkardır. Ders kitapları tamamen inkar fırtınalarıyla bezenmiş durumdaydı. Atatürk el yazısıyla yazdığı notlarında “İkra bismi rabbikellezi safsatısıyla çocuklarımız yetiştirmeyeceğiz.” cümleleri mevcuttu. Siz dinsiz olabilirsiniz, Atatürk’ün dindar olup olmaması beni zerre kadar ilgilendirmez. Kitaplara kendi dinsizliğinizi soktuğunuz zaman Türkiye’nin 500 yılını harap edersiniz. Tayyip Bey’in dindar nesiller yetiştireceğiz demesi bu bilgilerden geliyor olmasındandır. Şimdi barışık düzene geçiyoruz. Türkiye ne zaman düzene geçiyor olsa başına böyle bir bela gelir. Şimdi ise içeriden mi dışarıdan mı olduğu belli olmayan bir belayla uğraşıyoruz.

ERTUĞRUL’UN BABASI SÜLEYMAN SAH DEĞİL GÜNDÜZALP’TİR

Peki dizilerin tarihi öğrenme konusunda yerini nasıl buluyorsunuz? Özellikle son zamanlardaki Diriliş Ertuğrul dizisinden soru sormak istiyorum. Tarihin sinemada ve dizilerde işlenmesini nasıl buluyorsunuz?

Doğru işlenirse çok doğru buluyorum. Ama genelde aşk işleri bulaşıyor. Bu yüzden diziler izlenmez duruma geliyor. Dizi olduğu için bir hafta sonrasına merak ettirme zorunluluğu var. O bakımdan bir sürü şey karıştırılır. Işık, ses, çekim gibi teknik şeylerden anlamam. Tarihsel açıdan Diriliş’i ele alırsam Ertuğrul çok yaşlı. Bey olmadan, ölür gibi gözüküyor. Ertuğrul 19-20’li yaşlarda bey olmuştu. Burada 40’lı yaşlarda falan gözüküyor. Bunlar olabilir. Süleyman Şah değildir babaları, Gündüzalp’tir. O tarz da bir rivayet var. O dönem için kesin bulgu zaten yok. Olanları da Timurhan Bursa işgalinde devlet arşivlerini yakmıştır. Zaten eski Osmanlı Devletini kuranların adı Türkçedir. Bazı vakıf senetlerinde Gündüzalp olarak geçiyor Osmangazi’nin dedesi. Göçer çadırlar, perdeler, elbiseler o dönemin elbiseleri değildir. O dönemde baş açmak yoktur. Kadınlarda, erkeklerde de yoktur. Osmanlı döneminde erkeklerin başını açması iki yüzlülük olarak görülür. Buna çok dikkat edilirdi. Uyurken bile saçlarını örterlerdi. Erkekler başı açık, yalın ayak gezmezlerdi.

Diğer Haberler